Etiket arşivi: Farkındalık

Kalbin Sesi

4. Çakra: Anahata (Kalp Çakrası )💚
Sanskritçe ‘Anahata’ iki cismin birbirine çarpmadan çıkarttıkları ses’ anlamına gelir. En sevdiğim metaforlardan biri, çarpmadan çarpmış gibi hissetmek ve ancak insanın kendi kendine duyabildiği kalpten gelen sesler.💕

Bu sesler bazen hoşumuza gider bazen gitmez. Zihnimiz duyguları olumlu yada olumsuz iyi yada kötü diye kategorize ede dursun. Her duygunun sebepleri ve sesleri, yani frekansları vardır. Hoşumuza gittiğinde sesi daha da çok duymak isterken, tam tersi durumda mümkünse kapatmak isteriz. Halbuki kapattığımız bir ses düğmesi değil KALBİMİZİN SESİ❣ Kalbimizin sesini kapattığımızda, farkında olmadan onu duymazdan gelmeye, yani sevgisizlik döngüsünü kendi kendimize uygulamaya başlarız. Bu kısır döngü, duyguların ifade etmek için yol bulmaya çalışması, bizim yolları kapatmamız ve sevgiyi alıp verememe ile devam eder.
🔊
Sevgiyi alıp vermek kalp çakrasının doğasıdır. Bize dışardan akmasını beklediğimiz sevgi ve şefkati kendi kendimize de alıp verebileceğimiz gerçeğini unutmuşuzdur. Çünkü kırgınlıklar, incinmişlikler bize kalbimizin zayıf, güçsüz ve muhtaç olduğu frekansından seslenir. Bizi sevmeyen, şefkat göstermeyen insanlara çarpar dururuz. Tesadüf mü kader mi ? Yoksa duygular kendini ifade etmek için yol mu arıyorlar?

Aslında taa derinlerde hala kendini ifade etmeye yol arayan duyguların sesleridir onlar. Şöyle seslenirler bize
‘ BENİ DUY.’ ‘BENİ GÖR.’ SANA İHTİYACIM VAR’
Kalp bize seslenir. Biz başkasına ‘BENİ DUY’ ‘BENİ GÖR’ ‘SANA İHTİYACIM VAR!’
yada
‘KİMSE BENİ DUYMUYOR’, ‘KİMSE BENİ SEVMİYOR’ ,
yada
‘İNSANLAR SEVGİSİZ’ , ‘ KİMSE KİMSEYİ SEVMİYOR’
yada
‘HİÇ ŞAŞIRMADIM BU DA BÖYLE ÇIKTI’ tanıdık geldi mi? 😊

Bu döngü zaman içinde egomuzun daha da beslendiği bir oyuna dönüşebilir. Öyleki artık sevgisizlik haline alışmış onu kanıksamışızdır. Bunun dışındaki seçenekleri görmez, görsek bile inanmaz hale gelmişizdir. Kalbi kapalı olmak, kalp çakrası kapalı ya da tıkanık olmak vb. ifadeler halinde duyarız. Ya da kalbi kararmak, kalbi soğumak gibi deyimlerimiz vardır. Bir duyguya, bir duruma, insana dokunmadan, fiziksel olarak çarpmadan, enerjisel yada duygusal anlamda çarpmanın sonucunda çıkan sesler benim için çok anmlamlı bir açıklama. Çünkü birbirimize ayna olduğumuz ve bilinçsiz olarak benzer frekanslarla çarpışma potansiyelimizi hatırlatıyor. Zihnimizin yargılarının ötesinde her duygunun farklı bir sesi frekansı olduğu gibi. İlk bakışta benim bu insanla ne benzer yanım olabilir ki diyebiliriz. Daha derinlemesine baktığımızda çarpışma potansiyeli olan enerjiler farkederiz, bunlar bizim bastırmaya, sesini kısmaya çalıştığımız duyguların ifade bulması için yol açmaya çalışan çarpışmalardır. Ne kadar harika bir sistem öyle değil mi? Bilincimiz mevcut durumu sürdürmek isterken bilinçdışımız iyileşmek için yollar arıyor. Peki bu sesleri duymalı mı ? Sesi nasıl açmalı? Bu sesleri duymak istemeyen insanlarla bir aradayken ne yapmalı?

Öncelikle herkesin kendi kalp sesini herhangi bir aracıdan daha iyi tanıdığını düşünüyorum. Kulakları açmadan önce, cesur, yargısız, dürüst ve samimi olmak niyetiyle yola çıkılabilir. ‘Her yara kendi ışığını saçar’ şifa gücünün herkeste mevcut olduğunu, bununla birlikte destek almanın da faydalı olduğunu hatırlatmak isterim. Başlangıç için sadece gözlemlemek ve dinlemek bulunmaya çalışılan yolları açabilir. Ki yargısızca dinlemek ve sadece orda olmak hiç de hafife alınacak bir çaba değildir.

Samimi ve güçlü bir niyet zihnin öngöremeyeceği yollar açar. Kendimizle ve diğerleriyle olan ilişkimizde, hep kendi kalp sesimize göre hareket ettiğimizi farketmek, sevgi tanımlarını gözden geçirmek, sesi duyduğumuzda neye çarpmış olabileceğimize odaklanmak, kişişelleştirme ve genelleme yapma alışkanlıklarımızı ve bunların tam olarak neye hizmet ettiklerini farketmek. Hepimizin yolda olduğunu, bu yolculuğu daha da keyifli hale getirmek için her an yeni fırsatların bizim onları görmemizi beklediklerini hatırlayalım.

“Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez” Neşet Ertaş

🙏

Kalpten sevgiyle..

Samimiyet Kokusu

Nasıl burnumda tüter..
Özlerim..
Nerede olursa olsun tanırım.
Her insanın kendine özgü bir kokusu vardır, mekanlar, şehirler gibi..
Mesela İzmir özgürlük kokar bana hep.
Rahmetli anneannemin evi aile kokardı, hala hatirlarim..
Kötü, güzel, ağır, hafif diye tanımladığımız tüm kokular geçip gittiğinde ki onlar geçip giderler zaten. Geriye kalan o koku hiç değişmeyen, tanıdık, bildik..
İnsanın sadece koku alma duyusuyla değil de, tüm duyularıyla algılayabileceği hatta derisiyle gözeneklerinden içeri çekebileceği bir koku bu, görebildiğin, dokunabildiğin aynı zamanda..
Bebekleri koklarız ya hani mis gibi bebek kokusu deriz. Neden? Henüz değişmemiş, kirlenmemiş insanın en saf halinin kokusudur o. Kimsenin karşı koyamayacağı, sanki burnunuzdan içeri çektiğinizde doğrudan kalbinize ulaşır, ruhunuzu dinlendirir, kalp ritminizi dinginleştirir. Dünyanin en soğuk insanını bile eritebilen bir koku. Bu; kokuyu içeri almaktan öte adeta kokuya teslim olmaktır. Öze dönüştür. Hepimizin ıhtiyaç duyduğu huzurdur. Arınmak, tazelenmek, hafiflemek, sadeleşmek, affetmek, bağışlanmak, vazgeçmek, bırakmak gibidir. Tek tek kabukları soymak, maskeleri bırakmak gibidir. Kendine dönmek gibidir. Saflaşmak..
Öyleyse her duygunun bir kokusu ya da her kokunun bir duygusu vardır diyebiliriz.

Peki insanın kokusu değişir mi? Ya da nasıl değişir? Malum hepimiz henüz bebekken böyle kokuyorduk, sonra ne mi oldu?
İnsanın duygusu kimyasını, kimyası kokusunu değiştirir.
Sadece yediğimiz içtiğimiz değil de, her neyle besliyorsak zihnimizi, ruhumuzu da kimyamızı etkiler..
Öğrendiklerimiz, deneyimlerimiz, bildiklerimiz, ve en yakınımızdan başlayan transferlerle farklı frekanslarda kokulara maruz kalırız.
Huzur kokar bazı insanlar, kimi telaş, kimi kaygı, kimi neşe, kimi şüphe ve tabii ki bazen, biz de dolaşırız bu kokular arasında. Diğeri de alır kokuyu zaten. Kokular bulaşıcıdır da.
Mesela; insanı çıldırtan ve en saçma şeyleri yaptırabilen şüphe..
Şüphe, kokusunu algılayan insana da bulaşır. Artık ona da sirayet etmiştir. Ya da güven kokusu şüphe kokusunun panzehiri olabilir. En ihtiyaç duyulan kokular arasında yer alır.

Benim en sevdiğim kokulardan biridir samimiyet, iki insanın arasında kurulabilecek en güzel köprüdür ve bulaşıcılığı eşsiz bir etki yaratır. Alt notalarda eşlik eder en bildik kokulara; neşe, hüzün, güven gibi..
Eğer bir yer ya da insan samimiyet kokuyorsa, gerisi teferruattır. Diğer kokular eşlikçidir artık farklı tadlar gibi ve asıl koku samimiyetse diğer notalar daha da saflaşmaya başlar. Görüş de berraklaşır, sesler de netleşir, güzelleşir, deneyim daha derinleşir, saflaşır ve saflaştırır.

Duyduğumuz kötü kokular ise diğer tüm duyularımızı etkiler, bazen görüşümüzü bulanıklaştırır, bazen farklı duymamıza neden olur.
Mesela korku; en keskin kokulardan biri.
Alt notalarda böyle keskin bir koku varsa diğer kokuların etkisi sürekli değişir.
Gözünün önündekini göremezsin.
Genelde gördüğünü kendi zihnine/kokuna göre yorumlarsın.
Bu yorumlar gerçekliğin haline gelir.
Sanırsın ki senin bildiğin doğru, senin deneyimin aslolan, senin acıların daha ağır, sanırsın ki dünya senin etrafında dönüyor.
Herkes farklı bir dünya, koku, hatta evren halbuki..

İnsanların, mekanların, şehirlerin kokularını algılayabildiğimiz gibi kendi kokumuza karşı da duyarlıyızdır, bir çeşit farkındalık gibi daha da geliştirilebilir. Tüm geçip giden kokuların ardında kendi kokunun farkındaysan eğer, etrafına nasıl bir koku yaydığının bilincindesindir. Kendine, mekanlarına, insanlarına nasıl bir etkide bulunuyorsun? Hangi kokular seni daha çok etkiliyor? Hangileri senin için gelip geçici? Kendinle kurduğun köprüde en alt notalarda hangi kokular var? Başkalarından beklediğin samimiyeti kendinle aranda koruyabiliyor musun? Kendine karşı gerçekten samimi misin? Kendinle ilişkinde saflaşmaya hazır mısın? Algını kirleten o kokuların varlığına alıştın mı? Onlarla gerçekten mutlu musun?
Kendine nasıl kokuyorsan hayatla olan ilişkin de sana o kokuyu getirmeye devam edecek.
Peki ya en saf halimizin kokusu? Dünyaya gelişindeki halinin kokusunu hatırlayabilir misin? Özün kokusu en güçlü panzehirse; hatırlamaya, korumaya, yaymaya değmez mi?

Yoksunluk Yalanı

Yoksun olduğumuz öğretildi bize                                                                             Zihinlerimiz alıştı                                                                                                           İnandık, inanca dönüştü                                                                                           Kabullendik                                                                                                                   Kurban olduk..                                                

Güzel olan ayrıydı bizden..

Aşk ayrıydı                                                                                                                     Özgürlük
İnanç
Sevgi                                                                                                                                 Neşe
Bolluk Bereket
Umut
Güven…
Hepsi ayrıydı
Çünkü bizim bunlara ihtiyacımız vardı!
Bende olmayana ihtiyacım olur, öyle değil mi?
Bende yoksa yoktan da var edemeyeceğime göre, dışardan elde etmeli, bulmalıydım.
Yoksunluk hissi yiyip bitiriyordu işte.
Ben de sahip olmalıydım!
Benim ne eksiğim vardı ki diğerlerinden?
Yoktu bir eksiğim, işte bu saydıklarım dışında.
Özgürlük, sevgi, bolluk bereket, aşk, mutluluk, umut, huzur..
Yoktu bizde bunlardan
En çok da
Birliktelik ayrıydı
Çünkü biz birlikte, bir arada olamadık, olamazdık.

Mesela güzellikle bir arada oldun mu hiç?

20160916_190726Bir oldun mu?                                                                                                         Güzelliğin güzelliğe karışmasına izin verdin mi?                                                             Yoksa bir parça mı koparmak geldi içinden hep, saklamak, biriktirmek ?                               Ya bir daha göremezsem, hissedemezsem, yoksun kalırsam diye korktun mu?
Güzel ol dediler, güzel olmaya çalıştın biliyorum, güzel giyindin, saçını başını düzelttin, makyaj yaptın belki, filtreler falan 🙂
Ama o kadar emindin ki güzel olmadığına, güzel olmaya çalıştın..
Güzelsin diyenler oldu onlara da inanmadın, yok canım değilim dedin.
Ama güzel olmayı istedin.
Güzellikten ayrı olduğunu sandın, onu istedin.
Hayranlık, arzuya, arzu hırsa dönüştü ona sahip olmak istedin. Sende olmayana..

Sevgiden yoksun sandın kendini, sevgiye sahip olmak istedin.
Bolluk Bereket den yoksun olduğunu sandın, sahip olmak istedin.
Mutluluktan, umuttan, inançtan, yaratıcılıktan yoksunduk, muhtaçtık, sahip olmamız gerekliydi, bunun için her yol mubahtı.     Yazıktı bize, kimse istediğimizi vermemişti, o zaman biz almasını bilirdik!
Gerçekten yazıktı bize..
Çirkinleşerek güzelliğe sahip olabileceğimiz yalanına nasıl da inandık!
Kimdi bize bunu söyleyen?
Yoksun olduğumuzu bize söyleyen kim?
………….
Bu yalanı kim uydurdu?
Tam olarak hangi yalanın kurbanları olduk?

O kadar zaman koskoca bir yalana inanmış olan zihinlerimiz ilk başta direnebilirler. Gerçeğe inanmak yalana inanmaktan daha zor gelebilir.                                                           Olsun..Bir kere de aynanın karşısına geçip kendine ‘Kral Çıplak’ de.                              Hergün kendine tekrar ve tekrar nelerden yoksun olduğun yalanını söylediğini düşünürsen 10′ da 1 ‘ ini gerçeğiyle takas edebilirsin, başlangıç olarak.
O gerçek tam olarak ne mi?                                                                                           Tam olarak neden yoksun olduğunu düşünüyorsun?                                                         Bu sadece bir düşünce.                                                                                             Gerçek bu değil!                                                                                                         Gerçek ne mi?                                                                                                         Yoksunluk yalanına göre; olduğundan ayrı olduğuna inandırıldın.                                         Aslında Sen…

Mutluluk, neşe, aşk, inanç, umut, yaratıcılık, güven, merhamet, güzellik, özgürlük, denge, öz, koşulsuz sevgi ile birsin, tüm bunların ta kendisisin.

Şimdi bu gerçekle neler değişir?


 

Biraz duralım mı?

Biraz duralım mı?

Ne dersin?

Yorulmadın mı koşturmaktan?

Sürekli düşünmekten?

Hesap yapmaktan?

Kontrol etmeye çalışmaktan?

Sorgulamaktan ?

Yargılamaktan yorulmadın mı?

Ben yoruldum..

Zihnim önde ben arkada, nereye gittiğimin farkında olmadan yol almaktan..

Yoruldum.

Mutsuzluğun sebebini ararken, mutsuzluğun kendisi olmaktan.

Yoruldum.

Şu halimize bak !

Ama önce bir duralım mı?

Durmak zor geliyor biliyorum.

Ardında kocaman bir boşluk var çünkü.

Peki şimdi ne olacak diyen zihnin var.

Boşluğa alışık olmayan, alışık olmadığı için de deli gibi korkan.

Durmaktan; tanımlayamadığı, bilmediği, alışık olmadığından korkan zihnin.

Peki ya sen ?

İstediğin gerçekten bu mu?

Bir korkunun peşinden koşmak mı?..

Korkudan kaçmak değil, tam da o korkunun peşinden koşmak!

Yoksa neden durmadan koşasın ki?

Zihinsel bir koşu bu; bazen yerinden hiç kımıldamadan da koşabiliyorsun.

Düşüncelerin seni ordan oraya sürüklemesine izin veriyorsun.

Evet sen izin veriyorsun!

En çok hangi düşüncelerin peşine takılıyorsun?

En çok hangi düşüncelerin seni sürüklemesine izin veriyor olabilirsin?

……………………………………

20150713_184501

Bir an durursak nolur?

Biraz düşünmesek..

Biraz hesap yapmasak..

Kontrol etmeye çalışmasak..

Sorgulamasak..

Yargılamasak ne olur?

Olmuyor mu? Yapamıyor musun?

Gerçekten denedin mi?

Yoksa zihnin mi yine konuşan, yapamayacağını söyleyen?

Ah o herşeyi bilen zihnimiz yok mu?

Daha doğrusu her şeyi bildiğini zanneden,

Bütün cevapları bilen şirin şey 🙂

Madem bütün cevapları biliyor, o zaman seni hala mutsuz eden şey ne olabilir?

Yoksa zihninin bulduğu cevaplar seni tatmin etmiyor mu artık?

Gerçekten bu cevaplar tam olarak nerden geliyor?

Peki bu sorular?

Bu soruları soran ve bu cevapları veren tam olarak kim?

Biraz duralım mı?

Bi nefes alalım.

Belki de koşturup koşturup yerinde saymaktır mutsuzluğun sebebi.

Hep aynı soruları sorup aynı cevapları almak.

Hep aynı şeyleri sorgulamak.

Hep aynı hesapları yapmak.

Hep aynı şeyleri kontrol etmeye çalışmak.

Hep aynı yargılarda bulunmak.

Hep aynı yerde durmak, aynı şeylere tutunmak.

Yol aldığını sanırken, aynı yerde sayıyor olmak.

Akıntıya karşı kürek çekmek.

Akışta olamamak, An’a teslim olmamak olabilir mi?

Biraz duralım mı?

Biraz dinlenmek için.

Zihnimizde dönüp duran düşüncelerin ötesine geçebilmek için.

Asıl cevapları duyabilmek için.

Yenilenebilmek, değişebilmek, dönüşebilmek için.

Hayatın keyfini çıkarabilmek için.

Gerçekten yol alabilmek, hatta koşabilmek için.

Özgürleşmek için.

Akışta olabilmek için.

Zihninin ötesindeki Sen’le tanışmak için..

Biraz duralım mı?

Ne dersin?

Kıymet bilir miyiz?

Kıymet bilir miyiz?

Kıymetini bil yavrum, derlerdi büyüklerimiz; o derin bakışlar, bilge ses tonunun ardında ne tecrübeler, ne pişmanlıklar, ne kırgınlıklar saklanırdı. Ya da biz ne olduğunu anlamadan ‘bunlar kıymet bilmez!’ diye postayı koyarlardı 🙂
Haksızlar mıydı dersin?

Neyin kıymetini bilmeli insan acaba?
Aldığı nefesin, sağlığın mı?
Henüz delirmemiş olmanın mı?
Sevdiklerinin mi?
Hayatta olmanın mı?

Hangi birini bilelim ayol !
Bütün bu koşturmacanın, kargaşanın, kötülüğün arasında yaşarken.

Henüz sahip olamadığımız bir sürü şey varken. İşimiz gücümüz yokmuş gibi duralım kıymet bilelim. Oldu!                                                                                                                   Neden daha zengin, daha güzel, yakışıklı, daha uzun ya da kısa, daha zayıf ya da kilolu, daha başarılı, daha da daha değilim?
Daha da daha olunca; daha mutlu, huzurlu, sevgi dolu, neşeli olabilir miyim?                  Ben daha bi ben olabilir miyim? Şimdi nasılım peki? Şimdiki benin kıymetini bilebilir miyim? Bilmeden nasıl ‘daha bi ben’ olabilirim?                                                                             Bir deneyelim bakalım neyin, nasıl kıymetini bilebilirim?

Kendinin kıymetini bil!                                                                                                       Ne güzel bir gülümsemen var farkında mısın? Sevdiğin şeyleri yaparken nasıl da parlıyorsun? Bazen hiç tanımadığın bir insana, bir çiçeğe, gökyüzüne, bir kedi yavrusuna bakarken kalbinden sonsuz bir sevgi yayılıyor, o küçücük bedenin tüm evrene yetebilecek sevgiyi nasıl taşıyor, şaşırmıyor musun?                                                                           Bunun kıymetini bile bilir misin?                                                                                       İşte bu sevgiyle sana bakan insanlar da var. Onları göremiyor musun?
Gözlerinin kıymetini bil, görürler, kulakların işitir güzel sesleri izin ver, yüreğin hisseder sevgiyi, kıymetini bilirsen eğer.

2016-08-21 17.45.18Kıymet bilenlerin kıymetini bil!                                                                                        Sen-Ben ayrımı yapmadan insana kıymet verenler de var. Vallaha :)Kendindeki kıymetin sende, sendeki kıymetin onda olduğunun farkındadır. Ne senden esirger, ne de kendinden, hayatı paylaşmayı bilir, sevmeyi, eğlenmeyi, hüzünlenmeyi, birlikte olmanın kıymetini bilir.
Güzel insanlar her yerde karşına çıkabilir, yeter ki uzakta olduğunda bildiğin kadar yanındayken de bil kıymetini, ki anlaman için uzaklaşman gerekmesin.

Kıymet bilmeyenlerin ……… ( boşluğu istediğiniz gibi doldurabilirsiniz 🙂
Yok yok. Onların da kıymetini bil. Kıymet bilmenin değerini hatırlattıkları için, kıymet bilmemenin insana neler yaptığını gösterdikleri için. Senin önce kendine kıymet vermen gerektiğini hatırlattıkları için.

Zamanın kıymetini bil!                                                                                             Şimdinin, şu anın kıymetini bil, her ne oluyorsa şimdide oluyor.                                   Hayatın telafisini sadece şu an yapabilirsin ne geçmişte ne gelecekte. Anın kıymetini bil.
Kendi hayatının kıymetini bilmek, kendini bilmek, değerlerinin, isteklerinin farkında olmak, hayatın hakkını vermekmiş.
Kendi kıymetini bilmek sadece kendine odaklı olmak değil, önce kendinin sonra etrafında olup bitenlerin farkında olmakmış.
Zihinlerimiz hızla koşturmak isterken, durmanın, durup ruhunun sesini duyabilmenin kıymetini bil.
Aşkın, Koşulsuz Sevginin kıymetini bil.                                                                       Dünyayı ayakta tutuyorlar. Her yan beton doluyken, bir boşluk bulup açabilen çiçeğin, sana göz kırpan, yüzünü güldüren, umudunu yeşertenlerin kıymetini bil.

Sebepsiz yere gülümsüyorsan, kahkaha atarken karnın ağrıyorsa, hıçkıra hıçkıra ağlıyorsan kıymetini bil.
Acı çekiyorsan, kalbin daha da büyümek, genişlemek, güçlenmek istiyor, izin ver ve kıymetini bil.

Hah tamam bildim! Kıymetini biliyorum deyince, oluyor mu acaba?                                     Aldığın her nefesin hakkını ver mesela, nasıl bir hayat yaşamak, nasıl bir dünya görmek istiyorsan etrafında, önce sen başla, harekete geç, küçücük de olsa bir adım at.                 Ağaçlar kesilsin istemiyor musun? Sen ağaç dik. Çocuklar ağlamasın istiyorsan, güldür onları. İnsanlar kötü mü davranıyorlar, sen nasıl olmasını istiyorsan öyle davran. Yalnız mı hissediyorsun, birine yalnız değilsin de, yanında ol, elini tut. İnsanlar insanları öldürmeye devam ediyorlar, çok acı biliyorum ve elinden bir şey gelmediği için, üzgün, öfkeli ve hatta hayatta olduğun için suçlu bile hissediyorsun. Sen yaşat, insanları yaşatmak için ufacık da olsa bir adım at. Hala nefes alıyorsan bir sebebi vardır mutlaka, hakkını ver, kıymetini bil.

Büyükler tam olarak bunları mı demek istemişlerdi acaba? Kim bilir? Şimdilik jetonlar buralara düştü 🙂 Arada düşen jetonların ve büyüklerin kıymetini bilelim o zaman.


 

Korkuyorum, çok üzgünüm, farkındayım ve umudum var

Korkuyorum, çok üzgünüm, farkındayım ve hala umudum var

Korkuyorum yalan yok!
Her gece yatarken ertesi güne yeni bir patlama, çatışma, vahşet haberiyle başlamaktan korkuyorum.
Sevdiklerime zarar gelecek diye, yanıbaşımda yada dünyanın öbür ucunda masum bir insan zarar görecek diye korkuyorum.
Acı katlanarak büyüyecek diye korkuyorum.
Kirli oyunlar peşinde olanlar, masum, saf, sevgi dolu bakışlara şaşkınlık ve korku salacaklar diye korkuyorum.
O anlarda çekilen fotoğraflara içim kan ağlarken çaresizce bakmaktan korkuyorum.
Bu çaresizliğin öfke tohumlarına dönüşmesinden korkuyorum.
Ülkemin, dünyanın geleceğinden, geleceğimizin karanlığa gömülmesinden korkuyorum.

Çok üzgünüm..
İnsan hayatına değer verilmeyişine şahit olduğum için üzgünüm.
Hayatını kaybeden 1 kişi de 100 kişi de olsa artık yas tutamayışımıza üzgünüm.
Suçluyu, haini bulma çabası hırstan gözü kararmış yaratıklara dönüştürüyor bizleri, çok üzgünüm.
Tarihimizde birer kara leke diye andığımız, kınadığımız, dehşet, vahşet, katliamların sadece birer olay olmadığı, her an yeniden hortlayabilecek bir zihniyetin eseri olduğuyla yüzleşiyoruz çok üzgünüm.
İnsanların maneviyatı, inançları, kökeni kirli bir oyuna alet edildiği için çok üzgünüm.
Birlikte yaşayamadığımız için, birbirimize saygımızı yitirdiğimiz için, kardeşinin canı yanarken, hayatını, sevdiğini kaybetmişken, sözde zafer kutlamaları yapıldığı için çok üzgünüm.

Farkındayım..
Bu bir oyun farkındayım.
Çok kirli bir oyun farkındayım.
Taraf olmaya, diğer tarafa öfke duymaya, bu öfke ile hırslanıp hain avına çıkmaya, biz kazandık biz haklıyız demek uğruna bütün insani değerlerini masaya yatırmaya zorlandığımız bir oyun bu farkındayım.
Kendini sadece ve sadece ötekileştirdiği üzerinden varedebilen, üretmekten, değer yaratmaktan yoksun bir bilinçle karşı karşıyayız farkındayım.
Bu insanın kendiyle en büyük sınavı ve bu sınavın bedeli çok ağır oluyor farkındayım.
Bu bilinç eninde sonunda kendini yok eder, bu büyük bir girdaba dönüşür ve etrafında ne var ne yoksa kendiyle birlikte sürükler farkındayım.
Bu girdaba sürüklenirken tutunabileceğimiz tek şey vicdanımız farkındayım.

Hala umudum var..
En zifiri karanlıkta bile parlayan ışıktan umudum var.
Hala ‘kardeşim’, ‘yapmayın’, ‘yardım edin’, ‘sakin olun’, ‘affedin’ diyebilen sesini duyuyorum, girdabın ortasında vicdanına tutunmuş, bu oyunun parçası olmayı kabul etmeyen seni görüyorum.
Senden yana umudum var.
Ne olursa olsun insani değerlerinden vazgeçmeyen sen.
Sevgiden, barıştan yana olan, vicdanına tutunan senden umudum var.
Bu yangın yerinin ortasında bir damla su, bu karanlığın içinde ufacık bir ışık da olsan sen kocaman bir umutsun.
Yalnız değilim, sen varsın, umudum sensin.
O yüzden korkuyorum, çok üzgünüm, farkındayım ve umudum var..

Cinsiyet Oyunları

Cinsiyet oyunlarında hangi rolü aldın?
Kadın veya Erkek olmak adına neyi kabul ettin?
Bak bu ‘Kadın’.. dediler.
Kadın şöyle olur, şunu giyer.
Şunu yapar bunu yapmaz.
Oraya gider, buradan gelir.
Onunla konuşur, böyle konuşur, böyle bakar.
Şunu ister, bunu istemez. Kadınlar ne ister? Ne istedikleri bilinmez? Yahu bunlar herşeyi ister, ama ne istediğini bilmez! Zaten ne istediğini biliyorsa ona kadın denmez.             Kadın dediğin ne istediğini bilmeyecek bilirse eyvahlar olsun. Bilmesin zaten, gerek yok, biz söyleriz. Kadın dediğin höt dedin mi korkacak, korkmayan kadın yoktur, olmamalıdır. Sakıncalıdır. Korktuğu halde korkusunun üzerine giden zaten bizden değildir.
İşte budur kadın dediğin..Hani olmaz ya diyelim ki böyle olmazsan sana şöyle kadın derler. Öteki derler. Olmamış derler. Yanlış derler, çok ayıp derler. Böyle kadın olmaz olsun derler. Kadın dediklerinden neyi onayladın?

Neyi kabul ettin?
Erkek olmakla ilgili?
Erkek dediğin nasıl olur?

Ne yapar, ne yapmaz?                                                                                                   Nasıl davranır, nasıl davranmaz?
Neyi giyer neyi giymez?
Kimi sever, kimi sevmez?                                                                                               Nasıl sever, nasıl sevmez?
Nasıl durur? Durur mu erkek dediğin? Yok canım ne durması, eli dursa gözü durmaz! Hayır yani bağlasan durmaz. Zaten delikanlı adam durmaz, ama adam dediğinin orası burası oynamaz! Orası burası oynarsa o adama adam denmez, hele erkek hiç denmez! Olsa olsa kadın gibi erkek derler. Hatta onu da demezler ya neyse..Erkeksen çık dışarı derler. Erkek adam korkmaz derler, korksa da belli etmez derler.
Erkek dediğin böyle olur dediğinde, böyle olmalıdır!                                                        Öyle ya da şöyle olamaz, olmamalı, oldurtmazlar!

 

images

Nasıl olman gerektiğine dair neyi kabul ettin tam olarak?

Nasıl olmamız gerektiği, nasıl olmamamız gerektiğine bağlıydı. Yani Karşı Cinse..             Sen olmayan hangi kimliği var ederek kendini tanımlamaya çalıştın?    

                             Orada bir Kadın var uzakta, o kadın bizim kadınımızdır.                                                      Ve O kadın biz değiliz. Biz kim miyiz? Biz o kadın olmayanız ! Yani Erkeğiz!                
Neyi genelledin karşı cinse dair?                                                                                                        İşte bu Erkeklerin hepsi aynı !
Hangi karşı cinse karşı oldun?
Birlikte olmak yerine ayrı olmayı seçtin?
Karşı olmayı yücelttin?
Karşı cinse karşı davrandın, karşına aldın?
Ne kadar da moderndik halbuki, ne kadar da farkındaydık her şeyin.
Kimin nasıl olması gerektiğine dair her türlü bilgiye sahiptik!
Anlattık, bağırdık, vurduk, kırdık, öldürdük hatta..
Anlamadılar!

Olmayana karşı, olduramayana karşıydın, sen ne güzel olmuştun halbuki!
İstemediğini öyle güzel biliyordun ki ne istediğini bilemedin.
Kendini nasıl bildin?

Hangi cellat olup kurbanını seçtin, hangi cellata kurban oldun?
Öyle kolay kabul ettin, öyle kabullendin ki öylesine inandın, öyle sandın.
İyi yada kötü, doğru ya da yanlış biri olmaya o kadar ihtiyacın vardı ki; gerçek olmayanı, belki de kocaman bir yalanı kabul ettin.
Bütün bu olması gerekenlerin ötesinde bir sen vardın.
Onu gerçekten tanıyamadın, var edemedin.
Sen sen olamayınca, olması gerekenler girdi araya, karşındaki de karşındaki kadar kaldı.
Halbuki ne kadar güzelsin sen kadın, erkek, insan; olduğun ya da henüz olamadığın gibi.
Merakına değil de bildiklerine yenik düştün. Merak etmeyi unutmuştun çoktan. Ne güzeldi merak etmek, yeniliğe açmak kendini, keşfetmek. Tanımadan tanımlamak ise bir alışkanlıktı artık. Önceden tanımlanmış olana uydurmak, kategorize etmek, kalıplara sokmak.
Tanımlar üzerinden sorgulamak, yargılamak.
Bu cinsiyet oyunlarında sen kim olmayı seçtin?

Kimi varettin, kimi yarattın?
Hangi kadın oldun sen? Hangi kadınları, erkekleri karşına aldın?
Hangi erkek oldun sen? Hangi erkekleri veya kadınları öteki saydın?
Acaba neler kaçırdın, neler ıskaladın?
Sen kendini kim sandın?
Sen aslında kimi yok saydın?

Bu cinsiyet oyunlarında hangi rolü aldın?

Aşkı düşünmek mi? Aşka düşmek mi?

Annen seslendi arkandan;                                                                                                    –Oğlum koşma düşersin!                                                                                             Baban sıkıca tuttu elinden;                                                                                                  –Kızım yavaş.. düşeceksin!                                                                                                     Düşme canın yanar..düşme bir yerini kırarsın..düşme üzülürsün..ağlarsın..düşme!

Sen ise; yüzünde kocaman bir gülümseme, belki de çığlık çığlığa koşuyordun.
Saçın başın dağılmış, üstün başın kimbilir ne halde. Düştün belki, belki canın yandı, biraz ağladın, ama kalktın tekrar. Kalktın çünkü keşfetmek gerekti, oyun oynamak gerekti. Koşarken rüzgarı hissetmiştin bir kere; saçlarını nasıl havalandırdığını, kulağındaki o sesi, tenindeki serinliği, bi daha nasıl vazegeçebilirdin ki? Sanki uçmuştun bir keresinde o çukurun üzerinden atlarken, öyle bi çığlık atmıştın ki duyduğun sese en çok sen şaşırmıştın. Kalbin ağzının içinde atıyordu sanki, ödün kopmuştu, nefesini kontrol edemiyordun ama gülüyordun bir taraftan kahkahalar atarak, bu harika birşeydi, tekrar yapmalıydın bir an önce..Koşmaktan vazgeçmeyen o çocuk gibi; canının yanacağını bile bile değil de canının yanma ihtimalinin ötesinde, rüzgârla dans etmenin peşine düşmeyeli ne kadar oldu?

özgürlük

Ne zamandır kabuk bağlayan yaraların geçmeyeceğine, geçse bile kötü bir iz kalacağına inanıyorsun? Kendini rüzgara bırakmaktan ne zaman vazgeçtin? Her deneyimin aynı olacağına nasıl ikna oldun? Deneyimlemekten ne uğruna vazgeçtin? Tam olarak ne, seni bu neşe, coşku ve merak dolu keşiften alıkoyan ?

Hayata güvenmekten, aşka inanmaktan, kendini tanımaktan nasıl oldu da korkar oldun? Düşmekten korktun, ‘Aşka Düşmekten’, bilinmeyene kendini bırakmaktan, acı dolu deneyimler gözünü korkuttu tabi. Ya tekrar düşersem, ya yine canım acırsa?

Aşka düştüysek çoktan?                                                                                                       
Ana rahmine düştüğümüzde, aşka düştük çoktan. Acıya düşmek de beraberinde geldi.     İlk kopuş ve sonrasında gelen suretler..Dünyaya geliş ise bambaşka bir kopuş ve düşüştü. Acıya rağmen deneyimlemeye geldiysek demek ki! Aşka düşmenin, acıya düşmek olmadığını, bununla birlikte, Acının; gerçek aşka düşme cesaretini gösterme yolunda en büyük sınav olduğunu deneyimlemeye geldiysek? Aşka düşmenin dönüp dolaşıp kendi içindeki dehlizlere düşmek olduğunu..Düşme eyleminin kendisine de aşık olunabileceğini..Düşmenin, kendinden geçmek olduğunu, kendini eyleme bırakmak, teslim olmak ve kaybolmak olduğunu..Her kayboluşun, yeni bir buluş olduğunu, her buluşun yeni bir keşife niyet olduğunu..Her niyetin yeni bir düşüş ya da vazgeçiş olduğunu..         Etrafında dolaşmakla, düşmenin bir olmadığını; tahmin etmekle, hissetmek kadar yakın ama farklı olduğunu..

ve herşeyden önemlisi; Aşka düşmek ile, bilmenin hiçbir alakası olmadığını..Düşmenin, zihnin ötesinde olduğunu, bilinemeyeceğini, tam da bu yüzden tanımlanamayan olduğunu,                                                                            Aşkın bilinmeyen olduğunu, herhangi bir düşünce ile sınırlandırılamayacağını,        Aşkın ‘olmak’ olduğunu..
 Şimdi….                                                                                                                       bütün bunları bilerek geldiğimizi,                                                                            hatta sırf bunu deneyimlemek için geldiğimizi,                                                         bildiğimizi unutup, hatırlamak için geldiğimizi..

Aşka düşmek için hayata düştüğümüzü..nasıl söylesem? 

 

O KADAR KORKUNÇ DEĞİLSİN

O KADAR KORKUNÇ DEĞİLSİN

Sevilebilir miyim gerçekten?
Şimdi durup dururken kim niye sevsin ki beni?
Hiç bir çıkarı yokken !
O kadar güzel miyim ? O kadar başarılı? O kadar gösterişli?
O kadar mıyım? Hakikaten ne kadarım ben?
Yok canım, değilim!.. değilimdir yani, herhalde……….
Bak gördün mü işte! Biliyordum zaten!!
Ne kadar da haklıymışım !

Öylesin aslında! Afedersin, böyle birden araya girdim ama..Merhaba, beni tanıdın mı?
Dur dur ! Kafanı çevirme hemen! sana söyleyeceklerim var. Çok zamanını almayacağım söz..Benden kaçıyorsun biliyorum, yokmuşum gibi davranmaya çalışıyorsun! Sanki her şey yolundaymış, bi derdin yokmuş gibi davranıyorsun..öyle ol tabi, mutlu keyifli, neşeli ol.

Anlamadığım bir şey var! Gerçekten her şey yolundaysa benden niye kaçıyorsun? Geçerli bir nedenin vardır mutlaka ama ben ne olduğunu bilmiyorum ve çok merak ediyorum. Evet evet haklısın, biliyorum çok yoğunsun, bir sürü şeyle uğraşıyorsun, benimle ilgilenecek vaktin yok. Hı hı..Kalabalığın içine karışmaya vakit bulabiliyorsun ama, hatta koşarak gidiyorsun görüyorum. Birileri seni sevsin, seninle ilgilensin istiyorsun ama benim sevgimi istemiyorsun. İzlemesen de açıyorsun televizyonu, galiba benim sesimi duymamak için. Birileri olsun yanında istiyorsun halbuki ben hep yanındayım, ama sen benimle olmak istemiyorsun. Benden kaçamayacağını, herkesi kandırsan bile beni kandıramayacağını, herkesten önce benimle iletişim kurman, beni sevmen, benimle eğlenmen, beni kabul etmen gerektiğini bildiğin halde..Bu oyunu daha ne kadar sürdürmeyi düşünüyorsun?

Şimdi hala devam etmek istersen bu oyuna, sen bilirsin..Ben senin aynanım.. benden kaçarak kendinden kaçamazsın, yansımaları çoğaltıyorsun sadece hepsi bu.. Her gün yeniden çoğalan ve seni çileden çıkartan yansımaları..Evet, onları yaratan sensin..
Ben kaçamayacağın kadar yakınım sana ve aslında gerçekten kaçabileceğin bir yer yok! sadece bunu bilmeni istedim.2016-04-10 14.45.39

Ben de kim oluyorum ki! Haklısın geçmiş karşına ben ben deyip duruyorum. Gerçekten hatırlamadın mı?
Zamanın bir yerinde vazgeçtin benden. Bana inanmaktan, beni sevmekten, benimle eğlenmekten, beni dinlemekten. Şimdi ne görmek ne de duymak istemeyişinin sebebi de bu galiba. Benden vazgeçecek kadar çok korktun biliyorum. Ama artık geçti, bu geçmişte kaldı. Tüm yaşananlar, görmek, duymak, hatırlamak istemediklerin. Gerçekten beni hatırlamadın mı?
Ben Sen’im; senin hayata sevgiyle, umutla bakan yanınım. Nolursa olsun vazgeçmeyen Sen’im. Sendeki dürüstlük, cesaret ve samimiyetim. Gözlerine baktığımda en derindekini görenim. O görünenin peşini bırakmayanım. Yaşananlar ne olursa olsun, sevilebilir, sevebilir, güvenilir, değerli olduğunu sana hatırlatmaktan vazgeçmeyenim. Anlayacağın o kadar da korkunç değilim! Anlayacağın o kadar da korkunç değilsin!

Sen değişirsen…

Sen değişirsen n’olur?

Hiç düşündün mü?

Umudunu kaybettiğinde..Öfkelendiğinde..Çaresiz kaldığını düşündüğünde..sen değişirsen n’olur?

Hiç değişmek istedin mi gerçekten? Seni sen yaptığını düşündüklerinden vazgeçmeyi?

Bambaşka bir yolculuğa çıkmayı gerçekten istedin mi? Güvenli, bildik, tanıdık olmanın ötesinde kendini yeniden keşfetmeyi..

Peki ya değiştirmeyi istedin mi?

Hem de nasıl!..:)

İllallah dedirtenleri, alayına isyan ettiklerimizi nasıl da değiştirmek isteriz.
Kimse durup dururken, keyfi yerindeyken gelişmek, değişmek istemez. İsyan ettiren, canımızı sıkan, keyfimizi kaçıran, moralimizi bozan bir şeyler vardır ve biz bu durumu değiştirmek isteriz. Artık dayanamıyor, tahammül edemiyoruzdur.. Durumları, olayları, duyguları ve hatta insanları değiştirmek isteriz.. İlk etapta kendimizi değiştirmek öyle kolay kolay aklımıza gelmez. Çünkü bizde bi sıkıntı yoktur, biz doğruyuzdur, elimizden geleni yapıyoruzdur zaten.. Değişmesi gereken dünyadır, biz değil!..

 
Sen değişirsen, dünya değişir..
Sen değişirsen herşey değişir..
Hadi canım! Yok artık! Yani her şey bana mı bağlı? Koskoca dünya, sistem, insanlar, bu çarpık düzen bi benim değişmemi mi bekliyor? Ben kimim ki, koskoca okyanusta bi damla, çölde bir kum tanesi..

damla_61334
Evet öylesin, öyleyiz koskoca okyanusta birer damlayız sadece ve aynı zamanda bu okyanusun birer parçasıyız. Ondan ayrı, bağımsız, tek ve yalnız değiliz. Okyanusun özüyüz. Bir damlanın özü ne ise okyanusun özü de o. Bu koskoca evrenin bir parçası olduğumuzu, onunla bir olduğumuzu kabul etmek nasıl geliyor ?

 
Evreni olduğu gibi kabul etmek! Aynı zamanda kendimizi de kabul etmek değil midir? Reddettiğimiz, direnç gösterdiğimiz, görmek yada temas etmek istemediğimiz bir gerçekliği nasıl değiştirebiliriz? Kendimizle yüzleşmeden, evreni nasıl sorgularız? Hissettiğimiz bu çatışma, yaşadığımız çatışmaya, bizim gerçeğimize dönüşür. Okyanustaki damlanın, okyanusla çatışması! Senin gerçeğin bu mu? Böyle bakınca nasıl gözüküyor?

 
Peki ya değişmek, gelişmek ve dönüşmek ? Sihirli bir değnekle, bir anda hop diye olur mu? Keşkeee 🙂 Bu bir yolculuk.. Sonuca odaklı, başarmak, bitirmek, tüketmek için yola çıkmak yerine keyifle yol almanın keşfetmenin ve her an yeniden değişmenin, gelişmenin, dönüşmenin tadını çıkarabileceğin bir yolculuk.
Yine seçim senin..

Yol senin, tercihler senin..

Keyifli yolculuklar..